Anasayfa   Haberler
 
 
 
   
   
»   Ayın Üyesi
    
   
   

Ayın Üyesi; Mehmet ARİFİOĞLU


 

Karacasu Tekstil Yönetim Kurulu Başkanı
Mehmet ARİFİOĞLU:


Mehmet ARİFİOĞLU Üzerine

22 Kasım 1949 tarihinde Kahramanmaraş’ta doğdu. İlkokul, ortaokul ve lise öğrenimini Kahramanmaraş’ta tamamladıktan sonra Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nden ziraat mühendisi olarak mezun oldu. Ardından Kahramanmaraş’a dönerek sırasıyla traktör, zirai ilaç, tohum ve gübre bayiliği yaptı. Bu dönemde gerek uyguladığı farklı yöntemler gerekse de bugün bile adete kendisiyle özdeşleşen güven ve saygınlık ile oldukça önemli işlere imza attı. Öyle ki kariyerinin henüz başında sayılabilecek bir yaşta sektörde dünyanın en büyük perakende cirosuna ulaştı. Dile kolay genç yaşta yaşanan bu başarı tacı belki de bugünlerin küçük bir habercisiydi sadece. Daha sonra çıtayı daha da yükseğe koyan Arifioğlu, Tanrıverdi Ailesi ile çırçır ve iplik üretimi işine girdi. Sanayiciliğe ilk adım olan bu gelişme 1998’de yeni bir ruh haline dönüşerek bugün medar-ı iftiharı olan Karacasu Tekstil’in kuruluşunun, pardon Karacasu Efsanesi’nin oluşumunun da ilk adımıydı bir anlamda. Efsane dedik de. Hakikaten öyle. İnovasyon, yenilenme, farklı ürünler bugünün moda terimleri, moda tanımları. Ancak Arifioğlu ve ekibi bu kültürü tam on iki yıldır Kahramanmaraş’ta egemen kılıyor. İşte o yüzden sektörde Karacasu için “ipliğin mucidi” deniliyor. Bakın bu konuda Arifioğlu neler söylüyor:

“Baktık ki normal ipliklerde pek bir gelecek yok. Bunun için devamlı kulvar dışı ürünler geliştirmeye çalıştık ve onda da belli ölçüde başarılı olduk. Yeni ürün yapmanın insana manevi zevki vardır. Yeni ürün demek katma değeri yüksek ürün demek. Dolayısıyla bizim kapasitemiz küçük olduğu için mecburen buna yönelmek zorundasınız zaten. Bir de çevremiz de zorluyor, ekibimiz de ona göre. Mesela benim bir arkadaşım şöyle bir iplik neymiş, diye bana sordu. Ben araştırmaya giriştim. Altı ay sonra ipliği yaptık. Bir yıl sonra Dupont firmasının dünya listesine girdik. İkinci yılda ise Dupont’dan kalite belgesi aldık ve o tarihte dünyada 32 firmada vardı. Türkiye’de ilk alan firma da bizdik. Böyle farklı iplikler yapınca da insanlar sizden durmadan yenilikler bekliyor”

Peki sadece bu kadar mı? Elbette hayır. Arifioğlu her şeyden önce çok özel, nazik, saygın ve yürekli bir insan. Saçlarındaki her bir beyaz tel onun bu berraklığını simgeliyor. İşte o yüzden zaten o teller asla kopmuyor. Bu dünyaya daha güvenli bakmak mı istiyorsunuz, o vakit ağabeyimi, herkesin ağabeyini mutlaka arayın. Eminim içinde size de verecek bir umut mutlaka vardır.

Şimdi söz sırası O’nda!

Sayın Arifioğlu söze önce inovasyonla başlayalım. Size göre inovasyon ne demek ve bu uğurda ne gibi yatırımlar yapıyorsunuz?
Biz Karacasu olarak biliyorsunuz sürekli ürün geliştiren ve farklı türde iplikler üretmeye çalışan bir firmayız. İnovasyon yenilenme, aydınlanma demek bence. Biz de bu yolda yürüyoruz. Karacasu’da tüm işletme bir ar-ge laboratuarı gibidir. Tabi bunun için ciromuzda ciddi bir pay veriyoruz bu yatırımlara. Yeni dönemde de yatırımı sadece insan kaynaklarına ve yeni ürün geliştirmeye yapacağız.

Sizi bu kültüre kanalize eden temel motiv nedir?
Yeni ürün demek ciddi bir risk maliyeti demektir. Bakınız bazen aylarca uğraşıyoruz sadece bir ürün için. Bu sürede vakit ve nakit kaybediyoruz. Ancak eğer sektörü tanıyor ve süreci yorumluyorsanız bu risk bir fırsata dönüşüyor demektir. Biz de müşterilerimize yeni ürünleri servis ederek bir bakıma meslektaşlarımızla rekabet etmektense yeni bir kulvar belirmeye çalışıyoruz.

Peki, bu aralar sektördeki endişeyi sorsam. Hakikaten tekstil göçebe bir sektör mü?
Bir defa şunu kabul etmek lazım; dünyada birçok ülke bu aşamadan geçmiş. Tarım toplumuyla sanayi toplumu arasındaki geçiş tekstildir. Yani tekstil tam sanayi değil ama bir köprü niteliğinde. Sanayiciliği tekstilde öğreniyor insanlar. İngiltere böyle olmuş. Bizim çocukluğumuzda damada kumaş giderken İngiliz Kumaşı, derlerdi. Ama şimdi öyle bir kumaş yok. 1996 yılında Amerika’ya gittiğimde bir open-end tesisinin zemini masif tahta parke idi. Ama kapanmış fabrika. Yani Amerika’da da tekstil bir süreç geçirmiş. Avrupa’da da geçirmiş. Şimdi bizden geçiyor ve Uzak Doğu’ya doğru gidiyor. Türk Cumhuriyetleri’ne gidiyor. Bizim Maraş’ın tekstile girdiği dönemde Avrupa’da bir pamuk firması vardı; bu Türkler bizi mahvedecek, diye Avrupalı üreticiler toplantı yapardı. Şimdi biz geçen yıl Hazine’de toplantı yaptık bu Çinliler bizi mahvedecek diye, belki 30 yıl sonra da Çinliler toplantı yapacak bu Afrikalılar bizi mahvedecek diye. Bu böyle! Siz ama iyi bir ürün yaparsanız, istikrarlı bir kaliteniz olursa bu işte ömrünüz o kadar uzun olur. Şimdi İtalya’da hala çalışan iplik fabrikası var, Almanya’da var. Yeni ürünler yaparak daha büyük katma değerler elde ediyorlar.

Kentimizde var olan gerek sermaye birikimi gerekse de sanayicilik kültürü ile size göre ne gibi açılımlar yapılabilir?

Tekstile artık yatırım yapmamızın çok anlamı kalmadı. Ancak Maraş tekstilde favori il olmaya devam eder. Tekstilde özellikle iplikçilikte, kumaşçılıkta uzmanlaştı. Batıda kapanan fabrikalar bize yeni müşteriler kazandırdı. Burası tekstile daha uzun yıllar devam eder. Üç yüz milyon Rus kuzeyde, üç yüz milyon Avrupalı da kuzeybatıda, üç yüz milyon da Arap güneyde olma üzere ortalama bir milyar nüfusun ortasındayız. Lojistik olarak hızına kimsenin ulaşma şansı yok. Türkiye bu krizden sonra bunu gördü ve yaşıyor. Yoksa Türkiye gerçekten krizden daha çok etkilenirdi. Biz 2008’e göre ihracat rakamlarımızı %60 artırdık. Neden? Çünkü Araplardan, Avrupalılardan ciddi talep gördük. Uzun vadeli devlet stratejisi olursa ki bu stratejinin içinde hem sanayicinin hem devletin akıllı olması lazım; biz bu bir milyar insanı öncelikle yediririz, sonra da giydiririz. Bizim Avrupalı’ya satacak o kadar çok şeyimiz var ki, ama bunun için devlet politikası lazım. Özetle Maraş’ta gıda yatırımları ve tekstilde uzmanlaşma yeni açılımlar olacaktır.

Siyaset geleneği olan bir aileden geliyorsunuz. Aynı zamanda da uzun yıllar sivil toplum yöneticiliği yaptınız. Maraş temel özne hayatınızda. Kentin geleceği için neler söylemek istersiniz?

Maraş’ın yeni nesli iyi okullarda okuyor. Yabancı dil öğrenen, yurt dışına giden çok öğrenci var. Gençler önümüzdeki 15-20 yıl içerisinde bu fabrikaları yönetmeye başladığı zaman Maraş’ın ufkunun daha gelişeceğini düşünüyorum. Biz daha köy gibi bir Maraş’ta yetiştik. Bu çocuklar daha iyi okullarda okudular, daha iyi bir çevre edindiler. Dünyadaki iletişim arttı, görgü arttı. Dolayısıyla bu çocuklar çok daha iyi işler başaracaklar. Ben oldukça ümitliyim yeni nesilden.

Türkiye’de lobisi en zayıf olan kentlerden bir tanesiyiz. Bunun nedenleri ne olabilir?

Sizin Türkiye çapında lobinizin olması için üst bürokrasiden, büyü şehirlerdeki iş çevrelerinde hemşerilerinizin olması lazım. Maraş’ın bir farkı da şu; Güneydoğu’dan parası olan iş adamları Batı’ya gitmişler. Maraş’tan öyle bir göç yok. Maraşlı iş adamı kendi birikimini hep Maraş’ta değerlendirmeyi düşünmüş. Maraş’ın hızlı sanayileşmesinin sebeplerinden birisi de budur. Ancak bu bir yanda diğer şehirlerde örgütlenememeyi beraberinde getirmiş.

Kentte mental anlamda bir aydınlanma gerçekleştirmek için kimlere ne gibi görevler düşüyor?

Bir gün Ticaret Odası’nda toplantı vardı. Ben konuşmak durumunda kaldım. Vali var, rektör var, Milli Eğitim Müdürü de karşımda oturuyor. Maraş enerji kullanımında 17. il, il büyüklüğünde ilk 15’e giriyor. Ama eğitimde 48. , 50. sıralarda. Bunda bir yanlışlık var. Biz eğitmenlerimizi denetlemiyoruz, denetlememiz lazım. İyi eğitim, gelişmiş şehir demektir. Hanefi Bey’i takdir ediyorum. Özel bir okul açtı, inşallah oradan iyi çocuklar çıkar. Maraş eğitimini yükseltmeden hiçbir şey olamaz. İyi üniversiteye gitmek için iyi bir lise eğitimi lazım burada. Çocuklar iyi üniversite kazanamıyor. Ben bunların velisi olsam işi gücü bırakır okulların başında boza pişiririm. Yapılacak iş bu. Üniversitenin seviyesini kim yükseltir; hoca ve öğrenci. Burada eğitimi yükseltmeden hiçbir şey yapamayız ben söyleyeyim.

Peki ailelere ne gibi görevler düşüyor, eğitimi sadece eğitim kurumlarında mı görmemiz lazım?

Bence aileler okulu denetleyecek. Ancak devlet ailelere bürokrasi gücünü verecek yoksa öğretmen çocuğuma zayıf verir diye çıtı çıkmaz ailelerin. Benim babam öğretmen. Babama hayrandım ben öğretmen olarak. Giderdi esnafın çocuklarını okula kaydettirmek için esnafa yalvarırdı ve bunları kaydetti. Seneler sonra o insanların babama yazdığı mektupları okur okur ağlardım ben, ne genel müdürler çıkmış. Maaşının yarısını harcardı yarısını da biriktirirdi. Ya bu adam ne kadar para harcıyor, derlerdi babam. Tiril tiril giyinirdi; fötr şapka kafada, kravat… Öğretmene iyi maaş vereceksin. Yüksek puan alan çocuklar da öğretmen olacaklar ve yüksek eğitim seviyeli bir nesil oluşacak. Bizim eğitim sistemimizi düzeltmemiz lazım yoksa olmaz.

Mehmet Arifoğlu kendine ayırdığı vakitlerde neler yapar?
Fırsat buldukça ailemle vakit geçiriyorum. Çocuklarımla vakit geçirmek en büyük zevkimdir. 

O halde sevgili kızınıza yeri gelmişken sorabilir miyim? Deniz Hanım Mehmet Bey nasıl bir baba ve babanızın size bıraktığı en büyük miras nedir?
Mehmet Arifioğlu:
Tabi, elbette

Deniz Arifioğlu:
Çok eğlenceli bir babadır. İşte işle ilgilenir, evde bizlerledir. Babamın en mutlu olduğu an benim okuldan mezun olduğum gündür. Bana bıraktığı en büyük miras, bence eğitimimize gösterdiği hassasiyettir. Türk Sanat Müziği’nden hoşlanır, genellikle güncel medyayı takip eder.

Deniz Hanım az önce babanız yeni nesile olan güvenini belirtti. Siz bayrağı nereye taşımayı düşünüyorsunuz?
Babamdan gelen politika gereği değişik ürünler üretmeye yöneliyoruz. Biz de ileride ar-ge’ye çok önem vereceğiz. İstanbul’dan olsun diğer illerden olsun değişik iplik istediklerinde bizi arıyorlar. Biz bunun için her zaman çalışmalarımızı yürüteceğiz. Babayla çalışmanın kolaylıkları olduğu gibi zorlukları da oluyor. Çok mükemmeliyetçi, o yüzden bazı sorunlar yaşayabiliyoruz.  J

Mehmet Bey özel bir şey soracağım. Geçmişe dair keşkeleriniz var mıdır?
Dünyaya bir daha gelirsem kesinlikle kimya mühendisi olacağım.

Peki, bunun ben şahsen bir öyküsü olduğunu biliyorum. Rica etsem bunu okuyucularımızla paylaşır mısınız?
O halde anlatayım bu ukdeyi. Lise yıllarıma gidelim. Üniversiteye hazırlanıyorum, o zamanlar öyle ciddi bir hazırlık, dershane falan yok. Bizim zamanımızda Erdal İnönü’nün fizik ve kimya teorileri vardı. ODTÜ’de biliyorsunuz Fizik-Kimya Bölüm Başkanı idi. O vardı, bir de Oktay Sinanoğlu vardı o dönemde. Ben çocukluğumda okuyorum “Oktay Sinanoğlu Türkiye’ye geliyor.” Ulus Gazetesi’nde manşet! Ben kimyacı olacağım dedim. Kimyam da gerçekten çok iyiydi lisede. O zaman bizim çok iyi bir hocamız vardı Allah rahmet eylesin. Ben üniversitede o ayarda bir kimya profesörü görmedim, çok iyiydi. Bu hocadan sözlüden sadece ben 10 alabilmiştim. Yazılılarım hep 10’du. Babama da gidip derdi ki; bunu kimyacı yapacaksın derdi. Bir de ilkokul 3’te Allah selamet versin nasıl bir insanmış Ali Rıza Bey diye bir hocamız vardı, bize İngilizce kursu açtı. Ben İngilizce’yi ilkokul 3’te öğrendim. Hala ben o İngilizce’yle yurtdışına gidiyorum. Ortaokul, lise ve üniversite hayatım boyunca hiç İngilizce çalışmadım, hiç 8 almadım, hep 9-10 aldım. Neyse üniversite sınavına girdim. O zamanlar altı tercih yapılıyor. ODTÜ Kimya, İstanbul Fen Fakültesi Kimya, Ankara Hukuk, İstanbul Tıp, en sona da Ankara Ziraat Bölümü’nü yazdım. ODTÜ Kimya’yı kazandım. O dönemde listeler yayınlanır. 50 kişi puanına göre listede yayınlanır, bu kişiler kayıt olacak diye. İngilizce kur sınavına girdik. A kuruna gittim. Benimle beraber bir Antepli arkadaşım dışındaki herkes Ankara Koleji mezunuydu. A kurunda biraz zorlandım. Öğrenci işleriyle görüşüp C kuruna geçmek istedim. O sırada diğer fakültelerden ismim çıktı. İstanbul Fen Fakültesi, İstanbul Tıp Fakültesi, Ankara Hukuk… Bu arada bir gün canıma tak etti. O sınıfta kendimi kötü hissediyorum. Öğrenci İşleri’ne gittim okulda. Durumu anlattım. Bana kur düşürmen mümkün değil, sen 3 soru daha yapsan zaten muafiyet kazanıyormuşsun, dediler. Neyse çıktım ordan kafam karmakarışık. Bu arada Ulus’ta bir otelde kalıyorum. Gençlik Parkı’nın oradan yürüyerek giderken nasıl olduysa ense köküme bir tokat yedim! Kafamı kaldırdım ki bizi burada mezun eden matematik hocamız: “Arifoğlu, deli misin serseri serseri gidiyorsun, bir araba tepeleyecek seni! Ne bu derdin?” dedi.  Anlattım ben de İngilizce’den böyle sıkıntı çekiyorum, diye. Çok düşündü sonra bana Arifoğlu  Ziraat Fakültesi’nin Makine Bölümü var teknik üniversiteden daha iyi, oraya git bak, dedi. Öyle mi hocam, dedim. Gideyim şuna bir bakayım, dedim. Dolmuşa atladım gittim. Baktım ki Ziraat Fakültesi’nin listesinde de benim adım var. Maraş’ı aradım, babam dedi ki tez elden okuyup gel, işinin başına geç. O da biraz etki etti bana. Kaydımı Kimya Bölümü’nden alıp Ziraat Fakültesi’ne gittim. Hiç ders çalışmadan okulu 6. Olarak bitirdim. Dersi iyi dinlerdim ama. Üniversiteyi bitirdim ziraat mühendisi olarak. Geldim, traktör bayiliği yapmaya başladım. Bana soruyorlar ne iş yapıyorsun diye traktör bayisiyim diyorum, ziraat mühendisiyim demek hiç aklıma gelmiyor. İstanbul’a yine bir geziye gitmiştim. Saçlarım uzun, spor kıyafetliyim o zamanlar. Traktör bulunmuyor o zamanlar, dediler ki falan adam traktör ithal etti git ondan traktör al, sat. Adamın yanına gittim. Şöyle baktı filan. Sen hangi partilisin diye sordu bana. Cumhuriyet Halk Partili’yim o zamanlar. Sana traktör vermiyorum arkadaş, dedi! Meğer adam Demirel’in en yakın arkadaşıymış.  Senin mesleğin ne, dedi. İlk defa ziraat mühendisiyim, dedim. Yapma ya, dedi. Ömrümde ilk defa o tarihe kadar bir ziraat mühendisi hayranı bir adama rastladım. O zaman konuş bakalım, dedi. Adamla siyasetten, ekonomiden, tarımdan konuşunca ikna oldu. Daha sonra baba-oğul gibi olduk. Bana genel müdürlük teklif etti. Sonra Turgut Özal’la tanıştırdı beni. Demirel’in yanına götürdü beni. Çok içli dışlı olduk. Dedim o zaman benim kendi mesleğimi yapmam lazım. Ben dedim zirai ilaççılık yapacağım. Ben zirai ilaçla ilgili hiç ders almamıştım üniversitede. Kalktım gittim Adana’da zirai ilaçla ilgili iyi bir araştırma yaptım. Arkasından gittim ilaçlama uçakları aldım. 1. Sene emekleme dönemiydi. 1979 senesiydi galiba Türkiye’nin en büyük bayisi bendim. Bu ovada bana sormadan kimse ne ilaç ne gübre atardı. Yüksek verimli tohumların gelmesine hizmet ettim memlekette. Kendi mesleğimin çok faydasını gördüm. Ama hala bir daha dünyaya gelirsem kimya mühendisi olurum, diyorum. Mezuniyetimde diplomamı imzalatmaya gittiğimde Kimya Bölümü hocalarından birisi beni yanına çağırdı. Kimyada çok başarılı olduğumu, beni Almanya’ya göndermek istediğini söyledi 3 ay. Yok hocam, Maraş’a dönüp işimin başına geçmek istiyorum hemen, dedim. Ben geldim işime başladım.  O hızla hala devam ediyorum işte.

Yaşamınızda sevgi, saygı, pozitif düşünce var. Herkesin ağabeyi olmak nasıl bir duygu?

Herkese iyi gözle bakarsan, kimsenin kusurlarını görmeyip, onların iyi yönlerini alırsan, adalet duygusundan şaşmazsan herkese ağabeylik yaparsın. İnsanı insan olduğu için seveceksin. Bu çok önemli bir şeydir. İnsanların hatası yok mu, var. Benim de hatalarım vardır. Ben başkasının hatalarını hoş görürsem, onlar da beni görecek. Yoksa olmaz bu iş.

Son olarak kadim dostunuz Mehmet Balduk ile noktayı koymak istiyorum. Neler söylersiniz?
Mehmet Balduk’u çok severim. Ailemizden biri gibidir, kardeşim gibidir. Mehmet yiğit adamdır. Maraş için ölür. Ondan sonra Ticaret Odası’na başkan olacak kişiye Allah yardım etsin. Herkes Mehmet’i arar. O kadar fedakar bir insanı kimse bulamaz. Maraş için bir kazanımdır. Bazı olayların zamanlaması düzgün olsaydı Mehmet bugün Türkiye’ye hizmet eden bir pozisyonda olurdu. Mehmet’te art niyet yok. Bu gibi insanlar topluma lazım. Mehmet’in çok iyi bir bilgi birikimi var. Daha uzun yıllar kentine bu birikimle hizmet edeceğini düşünüyorum. Kendisine ve tüm okuyuculara selamlar.